Yüce Allah buyuruyor ki; “Allah, şüphesiz Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını (Tevrat, İncil ve Kur’an’da söz verilmiş bir hak olarak) satın almıştır” ( Tevbe/3.Ayet )
Kim ne derse desin bir savaşı geride bıraktık. Hem de binlerce şehidi ve gazisi, bir o kadar da dul ve yetimiyle. Yaradılış icabı var olan hak ve batılın savaşı, iman ve küfrün vuruşmasıydı. Allah’ın ismini gönüllerden silmek isteyenlerle Allah yoluna baş koyanların amansız mücadelesiydi bu.
İşte Nizam-ı Alem ülküsünün mensupları olarak verdiğimiz şanlı mücadelede en büyük kaynağımız ayet-i kerimede belirtilen müjde idi. Binlerce şehidin ardında kalan bağrı yanık ana babaların, boynu bükük dul ve yetimlerin, bir kısmı taş medreselerde çile dolduran can yoldaşlarının yegane teselliside bu kutlu müjdedir.
Bu kutlu müjdeden güç alarak çıktığımız yolda bir çok gönül dostumuzu, can yoldaşlarımızı kaybettik. Kimini bir kahpe kurşun, kimini bir kalleş hançer aldı götürdü yanıbaşımızdan. Ve nihayet, Hakk düşmanlarının yerli kuklalarınca kurulan darağaçlarında uğurladık bazılarını. Bir kutsal mücadelenin içindeydik elbette kahpe kurşunlara, kalleş hançerlere hedef olacaktık. Gün oldu vurulup düşenlere dönüp bakacak vaktimiz bile olmadı. Yüreğimizin acısını, mukaddes yolda bir adım ilerleyebilmenin sevinci ile dindiriyorduk. Belki, bir adım daha ileride bizde o yüce makama vasıl olabiliriz ümidi taşıyorduk. Yoluna can koyduğumuz yüce rabbimizin katına uğurladığımız can yoldaşlarımızın ardından ağlayıp gözyaşı dökmek yerine, tevhit bayrağını bir burç daha ileriye dikmenin manevi huzuru ile yüreğimizi soğutuyorduk. O ateş çemberinin sıcaklığı, kaybettiğimiz can yoldaşlarımızın yüreğimize düşürdüğü ateşi dengeleyen bir unsur oluyordu. Fakat sonrası! Bir ızdırap, bir kahır, bir zillet ki sorma gitsin.
Bir Eylül sabahı, bu zilletin başlangıcı oldu. Elimiz kolumuz bağlı bir durumda seyretmek zorunda bırakılmanın, hiçbir şey yapamamanın çıldırtıcı ızdırabı içerisinde, birer ikişer darağaçlarına götürüldü can parçalarımız. Onlar en büyük sevgiliye yollanmanın hazzıyla ölümü kucaklarken, zafer (!) sarhoşluğuna kapılan alçakların çığlıklarını, kahkahalarını duymamak için kulaklarımız tıkamaktan başka bir şey yapamıyorduk.
Yüce Allah’ın huzuruna uğurladığımız can yoldaşlarımızı, Yusuf’lar, Süleyman’lar, Dursun’lar, Mustafa’lar ; Sizlere ulaşamadıysak bile, And olsun ki ahdimize sadık kaldık mirasınız olarak bıraktığınız > bir adım daha ileri götürmek için elimizden geleni yaptık. > demiştik sözümüzü tuttuk. Cenab-ı Allah’ın izniyle yanınıza gelene dek de sözümüze sadık kalacağız.
Sizlere gelince; bir bir kırılan ülkü çiçekleri, şehadetinize dar ağaçlarının şahit olduğu iman erleri; kendileri boğazlarına kadar ihanetin içindeyken sizlere, hemde hain damgasını vurarak kıyanları affetmeyeceğiz. Sizler Rabb’binize ulaşmanın hazzını tattığınız o anı, onlar en büyük ızdırapları duyarak geçirecekler. Hiç tasanız olmasın. Mukaddes mücadelenizi bıraktığız yerden daha büyük bir şevkle, daha büyük bir azimle sürdüreceğiz. Taa ki, sizin mertebenize ulaşana kadar.
Ruhunuz şad, makamınız cennet olsun.